Bitkisel üretimde hastalık ve zararlılarla mücadele edilmediğinde ortalama olarak %30-35 oranında ürün kaybı yaşandığı bilinmektedir. Bu kayıp oranı salgın yapan ZO’larda %100’e çıkabilmektedir. Tarih boyunca bitki hastalık ve zararlılarından kaynaklanan çok sayıda kıtlık vakıasına bağlı insan ölümleri veya gıda noksanlığına bağlı olarak ortaya çıkmış çok sayıda savaş kaydedilmiştir. Yani bitki sağlığı tedbirleri gıda güvenli kapsamında vazgeçilemez uygulamalardan biridir. Bu uygulamaların yapılmaması maddi kayıplara yol açtığı gibi insan gıdası olarak tüketilen
ürünlerde böceklenme, bakteriyel veya fungal etmenlerden kaynaklanan küflenme ve buna bağlı olarak bazı toksinlerin gelişmesi gibi insan sağlığına son derece zararlı durumların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Hayvansal veya bitkisel olsun tüm gıdaların üretiminde bitkisel üretim ve bitkisel üretimin her sürecinde ise bitki sağlığı uygulamaları vardır. Bu faaliyetlerin ana hedefinde bitkilerde oluşan kayıpları önlemek veya azaltmak varken diğer hedefleri ise çevreyi kirletmemek, insan sağlığına ve diğer canlılara zarar vermemek vardır. Fakat bu iki hedefe aynı anda ulaşmak, yani ZO’ları başarı ile kontrol ederken çevreye, insana veya hedef dışı diğer canlılara zarar vermemek çok kolay bir iş değildir. Günümüzün gelişen teknolojisi sayesinde üretim alanlarında yapılan zirai mücadele faaliyetlerinin özellikle hedef dışı organizmalara olan zararını azaltmak mümkündür. Bunun en önemli göstergesi Uçakla Havadan Zirai Mücadelenin yasaklanması ve BKÜ’nin yalnızca belli ürün gruplarında ruhsatlanmasıdır. Özellikle 20.yy ortalarında geliştirilmiş geniş spektrumlu Organik Fosforlu ve Karbamatlı ilaçların yasaklanarak piyasadan çekilmesi insan ve çevre sağlığı açısından ileri bir adım olarak öne çıkmakla birlikte bitkisel üretimdeki ZO’larla mücadeleyi zorlaştırmıştır. Çünkü
küreselleşme olgunsa bağlı olarak artan tarımsal ticaret ve buna bağlı olarak özellikle üretim materyallerinin hızlı değişimi ve insan trafiği hastalık ve zararlılarında hızla dünyanın diğer bölgelerine yayılması sonucunu doğurmuştur. Bugün için ülkemizde 552 adet ekonomik düzeyde zarar yapan organizma bulunmaktadır. Bunların sayısının yakın gelecekte azalmasından ziyade artması beklenmektedir ve bu durum gelişmiş tüm tarım ülkeleri için aynıdır. Bu tehlikenin önüne geçilmesi için artırılan her karantina tedbiri yeni bir maliyet ve ticaret engeli olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum dünyanın yedinci büyük tarımsal ekonomisine sahip ve net tarımsal ürün ihracatçısı Türkiye gibi ülkeler için sürdürülebilir tarımsal üretim ve ihracat için ciddi bir risk oluşturmaktadır.
Hastalık ve zararlılarla mücadelede maliyetleri aşağı çekmesi ve kontrol etkinliği artırması için öne çıkan diğer bir uygulama ise genetiği değiştirilmiş ve bu yolla hastalık veya zararlılara dayanıklılık kazandırılmış veya ilaç toksisitesine dayanıklı hale getirilmiş tohumlarla üretim yapmaktır. Bu konuda ise GDO’lu ürünlerin insan ve çevre sağlığına olan etkileri üzerinde süren tartışmalara ilaveten özellikle herbistlere dayanıklı GDO’lu tohumların yaygın kullanımı sonucu tarım topraklarında artan herbisit kalıntısı önemli bir sorundur. GDO kullanımı riskler taşımakla birlikte konvansiyonel tarımın mevcut haliyle devam etmesi ise pestisit kullanımın giderek artması ve bunun sonucu olarak doğal kaynakların telafi edilemez şekilde kirletilmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır. Tarımsal üretim içinde yer alan ve sektörün geleceği ile ilgili kafa yoran herkes, dünyada artan nüfusu beslemenin ve kentlerde oturan milyonlarca insanın gıda güvenliğini yani yeterince besine istenen zamanda ulaşmasını
sağlamanın fazlaca
bir alternatifi olmadığını bilmektedir. Alternatif olarak değerlendirilebilecek olan Organik Tarım ise modern hayattan vazgeçmeyecek milyarlarca insan için değil ama alternatif yaşam arayışı içerisinde olan varlıklı ve gıda güvenliği sorunu olamayan küçük bir kesim için mümkün olabilir. Fakat dünyanın tümü için erişilebilir güvenli gıda üretimi yalnızca Entegre Zirai Mücadele olarak tarif edilen bütün tekniklerin bir arada ve optimum düzeyde sürdürülebilirliği öngörecek şekilde kullanıldığı bir yöntemle mümkündür.
Dayanıklı tohum seçimi ile başlayan, uygun üretim tekniklerinin kullanımı ve hastalık, zararlı ve faydalı popülasyonun sürekli takip edilerek üretim alanındaki faydalılara en az zararlı olacak kültürel, fiziksel, biyoteknik ve BM yöntemlerinin kullanılarak ZO popülasyonun yok edilmediği sadece zararlı olma oranın altında tutulduğu entegre mücadelenin gıda güvenliğini sağlamanın en uygun yoludur. Bu amaca hizmet edecek olan entegre mücadelenin en önemli ve zor bileşeni ise kuşkusuz BM’dir. Bilinmelidir ki BM olmadan Entegre Mücadele yapılamadığı gibi BM yapılan bir alanda ise entegre mücadele yapılması teknik açıdan bir zorunluluktur.
İkinci dünya savaşından sonra, dünyada yaşan göreceli huzur ve ekonomik gelişmeye paralel dünya nüfusu da hızla artmıştır. 1900 yılında yaklaşık 1,5 milyar olan dünya nüfusu 1950 yılında 3 milyar, 2000 yılında ise yüzyılın başındaki nüfusun dört katı olacak şekilde 6 milyar olmuştur. Hızla artan dünya nüfusu 2011 yılında ise 7 milyarı geçmiştir. Bu hızlı nüfus artışına paralel olarak gıda arzının da artması mecburiyeti ve bu nedenle bitkisel üretimde en büyük ekonomik kayba yol açan ZO’larla en kısa sürede ve en etkili şekilde mücadele edilmesi gereği ortadadır.
Birleşmiş milletler tarafından 2004 yılında yapılan detaylı bir nüfus tahmin çalışmasında, dünya nüfusunun artmaya devam ederek 2075 yılında 9-10 milyar olacağı bildirilmiştir. Aynı raporda, bu nüfus artışının daha sonra doğum oranlarının düşmesine paralel olarak azalacağı fakat nüfusun azalmasına rağmen ortalama insan
ömrünün artarak
87-106 yıl olmasıyla birlikte 2300 yılında dünya nüfusunun 8-9 milyar olacağı tahmin edilmiştir. Birleşmiş milletler tarafından yapılan bu
çalışmaya göre Türkiye’nin nüfusunun 2055 yılında 98,1 milyon zirve yapacağı, 2100 yılında 90,3 ve 2200 yılında 87,5 olacağı ve 2300 yılına kadar bu civarda sabitleneceği belirtilmiştir (Anonim 2012b).
Tarımsal faaliyetlerin seyri doğal olarak gıda talebini yaratan nüfusun büyüme seyri ile ilişkilidir. Yukarıda açıklanan veriler kısaca dünya nüfusunun geçtiğimiz 20.yy yaklaşık % 400 artığını, fakat 21.yy’da bu artışın
%50 olacağı 22. ve 23. yy’larda ise dünyanın sabit bir nüfusa kavuşacağını göstermektedir. Gıda üretimini etkileyen bu verilere ilaveten göz önünde bulundurulması gereken diğer bir husus ise günlük beslenme rejimidir. Yani
kişi başına kilo kalori cinsinden alınan günlük gıda miktarıdır. Bu miktar artan gelir seviyesi ve refah düzeyi ile birlikte her geçen gün artmaktadır.
Birleşmiş milletler gıda ve tarım örgütü (FAO) verilerine göre dünya nüfusunun en zengin %20’lik kısmı üretilen toplam gıdanın %76,6’sını tüketmektedir. Yine dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan %60’lık kesim ise
üretilen gıdanın %21,9’nu tüketirken en fakir
%20’lik kesim
ise bu paydan ancak %1,5 almaktadır. Bu istatistiklerde en gelişmiş ülkelerin (Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) kişi başına 3400-3800 kcal. tükettiği fakat dünyanın geri kalanın ancak bu rakamların yarısı veya daha azı oranında beslendiği görülmektedir. FAO aynı zamanda 2011 yılında açlık çeken dünya nüfusunun 1 milyarı aştığını fakat kötü beslenen nüfusun da en az 925 milyon civarında olduğunu duyurmuştur.
Birleşmiş milletler verilerine göre nüfus artışı ve açlık sorununa paralel diğer değer önemli bir sorun da artan gıda fiyatlarıdır. Dünyanın hızla geliştiği ve doğal kaynakların bu amaçla hızla tüketildiği 1960-2010 arası dönemde gıda fiyatlarında genel olarak aşağı doğru bir düşüş izlenmiştir. Fakat bu olumlu tablo 2000’li yıllarda bozulmuş ve gıda fiyatları hızla yükselmeye başlamıştır. Bu yükselme örneğin en önemli temel gıda maddesi olan şekerde 2000-2007
yılları arası dört kat olmuştur (Anonim 2012c). Gıda fiyatlarının hızla yükselmesi 2007 yılında bir gıda krizine yol açmış ve özelikle büyük yerleşim yerlerinde gıda güvenliğinin ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda gıda fiyatların artmasının en büyük nedeninin iklim değişliğine paralel gelişen bitkisel üretim sorunları olduğu tespit edilmiştir. Bu sorunların başında aşırı yağışlar, dolu, don ve kuraklıkla beraber artan hastalık ve zararlı baskısı ile bitkilerin hastalık ve zararlılara daha duyarlı hale gelmiş olması gelmektedir. Normal koşullarda tüm zirai mücadele faaliyetlerine rağmen bitkisel üretimde %30-35 oranında kayba yol açtığı kabul edilen
ZO’ların iklim değişikliğine bağlı olarak daha yüksek oranda zarara neden olacağı ve epidemik olayların daha sık yaşanacağı beklenmektedir. NATO tarafından oluşturulan Sağlık, Tarım ve Gıda ortak çalışma grubu 2010 yılında yayınlamış olduğu “Küresel Isınma” konulu raporunda bu konuya dikkat çekmiştir. Adı geçen raporda küresel ısınmaya bağlı olarak bitki sağlığında yaşanacak muhtemel durumlar şu şekilde listelemiştir.
( Anonim 2012d).
Mevcut yetiştiricilik sistemlerinin işlevsiz kalması,
1.
Zararlı baskısının ve vektör kökenli hastalıkların az olduğu yüzsek rakımlardaki tarım alanlarında hastalık ve zararlıların artması,
2.
Artan tarım ticareti ile birlikte küresel ısınmanın da etkisiyle hastalık ve zararlıların daha geniş alanlara yayılması ve daha tahripkâr ve şiddetli seyrederek daha çok ekonomik kayba yol açması,
3.
Egzotik parazit yabancı otların hızla yayılması,
4.
Uzayan vejetasyon periyod nedeniyle hastalık ve zararlılarla daha uzun süre mücadele edilmesi zorunluluğu ortaya çıkması,
5.
Kışların sıcak geçmesinden dolayı fungal etmenlerin inokulum kaynaklarının zayıflamaması,
6.
Vektör böceklerin her dönem bulunmasından dolayı virüsten ari üretim materyali üretiminin zorlaşması,
7.
Abiyotik stres koşulların artması nedeniyle bitkilerin parazit hastalıklara karşı çok daha duyarlı hale gelmesi,
8.
FO’ların daha geniş alana yayılması neticesinde zararlı/faydalı dengesinin
daha geniş alanlarda kurulması ihtimali vardır.
Bu değerlendirme sonucunda gıda arzının 2050 yılına kadar en az %50 oranında artırılması gerektiği ve bu artışın, bir milyardan fazla insanın açlıkla mücadele ettiği ve yaklaşık bir milyarının da kötü beslendiği göz önünde alınırsa, daha uzun bir süre devam ettirilmesi gerekmektedir. Buna ilaveten yerkürede artan genel refah seviyesinin
de gıda talebini artıracağını tahminini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. FAO tarafından yapılan bir değerlendirmede tarımda yeşil devrimin gerçekleştiği 1960 yılında dünya nüfusunun 3.3 milyar olduğu buna karşın 1 milyar ton tahıl üretildiği, 2010 yılında dünya nüfusu 6.9 milyar iken tahıl üretiminin 2.2 milyar ton olduğu ve 2050 yılında dünyanın nüfusunun 9.2 milyar olacağı buna karşın üretilmesi gereken tahıl üretiminin 3.4 milyar ton olduğu rapor edilmiştir. Bu verilerden insanoğlunun temel besin ürünü olan tahıl üretiminde önümüzdeki dönemde %46 oranında bir üretim artışının sağlanması gerektiği ortadadır. FAO raporunda bu artışın gerekliliği vurgulanırken aynı zamanda 2050 yılına kadar sera gazı salınımın %160, oranında artacağı, küresel ısınmanın +4 0C daha artacağı, kişi başına düşen arazi miktarının %24, dekar başına verimin
%8, tarımda kullanılan su
miktarının %24 ve bitkisel biyoçeşitliliğinin de %34 oranında azalacağı bildirilmiştir.
Bütün bu parametreler dünya gıda arzının
artırılması ve artışın 22. ve 23.yy kadar sürdürülebilir kılınması gerektiğini göstermektedir. Gıda arzının artışı ve sürdürülebilirliği, bitkisel üretimin artması ve sürdürülebilir kılınması ile mümkündür. Bu durumda bitkisel üretimde hastalık ve zararlılardan kaynaklanan %30-35 oranındaki kaybın azaltılması hayati bir değer taşımaktadır. İfade edilen tüm nedenlerden dolayı bitkisel üretimde sürdürülebilir bitki koruma faaliyetlerinin yapılması mecburidir. Sürdürülebilir bir tarım için ise en uygun mücadele şekli tüm bitki koruma yöntemlerinin bilimsel veriler ışığında beraber kullanıldığı Entegre mücadeledir. Entegre mücadelenin en sürdürülebilir unsuru ise canlı olması sebebiyle soyunu devam ettirmesi ve doğaya uyum sağladığında sürekli bir
denge
unsuru olması
nedeniyle
BM ürünleridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder